Sayfalar

29 Eylül 2012 Cumartesi

Izgara İstavrit

Aşkım şu istavritleri tava yapmayım, ızgarası olur mu acaba, baksana bir internete dedim. Nerden bakılır yemek tarifi, google'a mı sorayım dedi, hıı hıı dedim. 5 dakika sonra, dinle bak güzel olabilir bu dedi kocam ve http://hunkaan.wordpress.com/ adresinden "1 kg. istavrit güzelce temizlenip suyu iyice süzülerek (çok önemli) tuzlanır. Daha sonra bir kaseye kara biber, kekik, pul biber, bir limonun suyu, iki diş rendelenmiş sarımsak, ve zeytinyağı konularak 1/2 saat bekletilir.
Bekleme süresi sonunda tuzlanmış ve suyu iyice süzülmüş olan balıklarımız bu hazırlamış olduğumuz karışımla iyice karıştırılarak bekletilir. Önceden yaktığımız ızgarada (mangal süper olur ama) balığı fazla kurutmadan pişirilir" şeklinde  yer alan tarife ulaştı. Hemen denedim, ufffffffffff diyorum da başka bir şey demiyorum. Hazır istavrit mevsimiyken denenmeli. Benim iki oğluşum da bayıla bayıla yedi, bizleri saymıyorum bile... Hem lezzet küpü, hem ekonomik, hem de akıl ve sağlık küpü... Yahu balık ne güzel bir nimettir!

Mama

Bu sabah Barış Çağan acıkmış, içerde mızıldanıyordu. Ben de mutfakta kahvaltı hazırlıyordum. Sofra bezini masaya sermek için içeri girdim. Beni görünce mızıldanarak yanıma geldi veeeee mama dedi. duydun mu aşkım dedim kocama duydum duydum dedi. Ben mutfağa yöneldim hemen sofrayı kurayım diye, hem bakalım peşimden gelecek mi dedim. Düşündüğüm gibi oldu ve mama diyerek mızıldanıp peşimden geldi tekrar.

Bebekler mamamamama bababababa diye mırıldanır ya, bu öyle değil! resmen açık ve net mama dedi ve benim peşimden geldi!

8. ayı dolmadan konuşmaya başlamış oldu Barış Çağan'ım. Geçen gün de açık ve net baba demişti. Hadi be oğluşum, anne ve abi de gelsin en kısa zamanda. (Deniz Baran, neden baba diyor da abi demiyor diye sordu, kıyamam ona)

Mutluluktan gözlerim doluyor.

Allah'ım ne kadar çabuk büyüyorlar böyle!

28 Eylül 2012 Cuma

Pet Show (Evcil Hayvan Fuarı) 2012

Evcil hayvan fuarı, 27 - 30 Eylül arası İzmir Fuarı 4 nolu pavyonda ziyaretçilere açıldı. Biz de bugün gittik Deniz Baran'la. Barış Çağan evde anneannesi ile kaldı. Esasen Barış'ımı da götürmeyi isterdim ama tek başıma ikisiyle baş edemem diye düşündüm.

Deniz Baran'ımı koydum pusete, hazırladım çantamı, düştüm yola. Yürüyerek gittik birlikte sohbet ettik, çevreyi izledi Deniz'im... Geldik mi burası mı hani hayvanlar diye sordu sık sık. Yolda giderken, evcil hayvanlardan söz ettim, neler evcil hayvandır anlattım.

Hayvanları tek tek gezdik. Fuar alanı oldukça tenhaydı, birkaç anaokulu grubu da olmasa, kimsecikler olmayacaktı neredeyse.






Midillilere, köpeklere, balıklara ilgiyle baktı, kuşlardan pek hazetmedi. Zira babası yırtıcı kuşları anlatmıştı Deniz Baran'a ve kuzeni Berna ablası, yırtıcı kuşların insanların gözünü yediğini söylemiş. Kuşların sevimli olduklarını ne kadar söylesem de, pek bir ilerleme katettiğimi söyleyemem.

Kısa bir animasyon gösterisi izledik. Bunun için kenara ilişivereyim dedim, baktım bir sürü boş sandalye var. Almak için hamle yaptım, bir kadın bizim öğrencilerimiz gelecek diye izin vermedi. Ben de başka tarafa yöneldim, yine alamazsınız diye seslendi. Bir deli baktım kadına, dedim öğrenci yok meydanda. Gelirse kalkar çocuğa yer veririm. Ya bu ne ki böyle?! Başkasını kaldıracağına kalkıp sen öğrencine yer ver, yine öğrencilerin ayakta kalırsa başka büyüklerin oturmasına o zaman izin verme.

Gösteri pek iyi değildi. İşin ustası olduklarını sanmıyorum oyuncuların. Kendi kendilerine biraz dönüp dolaştılar meydanda, adı animasyon oldu işte... Bir hamburger ısmarladım oğluşuma, sonra da oyun parkına gittik. Ya buralarda park nerde vardı şurda mıydı diye bakınırken, bir kadın, beni dinlediği belli, bana baktı. Dedim biliyor musunuz park ne taraftaydı dedim. Ukala ukala her yer park dedi etrafa bakarak. La havleeee dedim içimden.. Dedim ben de farkındayım her yerin park alanı olduğunun, çocuk parkından söz ediyorum ben! güvenliğe sorun isterseniz diyor. Ya bana mı denk gelir böylesi... Neyse buldum çocuk parkını, Deniz Baran biraz oynadı, taş topladı. Bir ara aklı karıştı son sürat koşmaya başladı. Arkasından bir depar attım, zor yakaladım. Nereye gidiyosun annecim sen dedim. Ben senin uzaktaki banklarda oturduğunu sanıyodum dedi. Eğlence kısa sürdü, oturduğum banka çıkarken ayağı kaydı, çenesini vurdu ve dudağı patladı yavrumun. Hemen yakındaki büfeden soğuk su alıp dudağına koydum.

Park eğlencesini mecburen erken bitirince, fuar alanına geri dönüp çocuk tiyatrosunu beklemeye koyulduk. En öne yerleştik. Oyun pek iyi sayılmazdı. Biz Oyuncak Müzesindeki Pako'ya, Sessiz Adam'a filan alışmışız bunlar bana çok yavan geldi. Ama Deniz Baran güldü, bir yarışma yaptılar, makas kazandı, eğlendi vesselam. Evde oturmaktan iyidir, sosyalleşmesi bakımıdan çok iyi oldu gitmemiz. Zaten Deniz Baran da iki tiyatro grubu arasındaki farkı farkedecek durumda değil.



Yarın (28 Eylül)  saat 14:30'da da varmış çocuk tiyatrosu. Girişler 5 lira. Bu paraya hayvan fuarını gezmek de dahil. Yarın yine götüreceğim nasipse. Yarınki oyunun adı, Şaşkın Kral'mış.

Deniz Baran bugün anaokulu gruplarının tren şeklinde sıralanmasına özendi. Ben de tren olmak istiyorum hıh! diyerek ellerini kavuşturdu. Ben de bir grubun öğretmeninden izin aldım, en sona koydum Deniz Baran'ı ve öndeki çocuğun omzuna tutturdum ellerini. Pek hoşuna gitti. sonra da aniden utanıp arkama saklandı. Bu yaştaki çocuklarda ani duygu değişiklikleri olurmuş. Yaşayarak görüyoruz biz de.

Güzel bir gündü, seninle ana oğul başbaşa takılmak keyifliydi, ara sıra bunu tekrarlayalım annecim dedim, olur dedi.

Barış'ım da biraz huzursuzmuş bugün. Uyumamış doğru dürüst, mızıldanmış, bizi aramış... Kıyamam ben sana annem yaa, cumartesi baban da olsun yanımızda, birlikte eğlenelim olur mu?!

26 Eylül 2012 Çarşamba

Baba

Barış Çağan bu sabah yere oturdu, ellerini kavuşturdu, "baba" dedi. Bir süredir mırıldanıyordu, bu sabah net bir şekilde söyledi. Oy oy oyyyyy kıyamam ben kuzuma!

Deniz Baran ilk olarak "anne" demişti, Barış Çağan "baba". durum 1-1 kocacım, haha!

Kolağaç (Sütlü Ekmek)



Malzemeler
4 su bardağı un
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı süt
1 yumurta
1 paket instant maya
1 çay kaşığı tuz
Tarif
Unu eleyip instant maya ile karıştırın. İçine süt, sıvı yağ, tuz ve yumurtayı ekleyip yoğurun. (İnstant maya ile hazırladığınız hamuru bekletmenize her ne kadar gerek olmasa da ben 1 saat oda sıcaklığında bekletiyorum, daha iyi sonuç alıyorum)Elde edilen hamuru 4 eşit parçaya ayırıp elinizde yuvarlayarak somunlar oluşturun. Az yağlı fırın tepsisine dizin. 150 derecede altı üstü nar gibi kızarana kadar pişirin (yaklaşık 50 dakika) (Benim fırınımın ısısı çok yüksekti, 150 derece denk geliyordu, ısısı normal olan bir fırın için 180 derece denk gelebilir) Piştikten sonra içini çekmesi için 15 dakika kadar sıcak fırında bekletin. Sıcak servis yapın.

Not: Tarifi babaannem yapardı, ölçülerini annemden aldım.Kolağaç, kahvaltıda yenen bir çeşit ekmektir. Farklı yörelerde farklı isimlerle ve içine ilave malzemeler katarak da (ceviz gibi)yapılıyormuş. Afiyet olsun.


Bu ekmek oldukça besleyici ve Deniz Baran severek yiyor.

Parmak Boyası Denemesi II


Mısır Nişastalı Parmak Boyası:
Neler Gerekli? 
1 paket mısır nişastası (150 gr.lık paket)
400 ml kaynar su
2 çorba kaşığı gliserin (marketlerde ve eczanelerde buluyor)
Biraz soğuk su
Renklendirmek için gıda boyası (aktarlarda bulunuyor)



Nasıl Yapılır?

Açıköğretim kitabından bir tarif buldum. Ama ben tarifi uyguladım başarısız oldum. Oradan esinlenerek kendi yaptığım tarifi yazacağım buraya. O nedenle ölçüleri ve yapım şekli deneyimim sonucu bulunmuştur demeliyim!

Nişasta biraz soğuk suda çözülür. Sürekli karıştırarak kaynar su karışıma eklenir. Ocağa konur ve karıştıra karıştıra pişirilir. Suyunu çekip pürüzsüz hale gelince ocaktan alınır ve 1 şişe (2 çorba kaşığı) gliserin eklenir, karışıma yedirilir. Gliserin boyayı nemli tutar, kurumasını geciktirir.

Ham haldeki parmak boyası istenilen miktarlara ayrılır ve gıda boyası ile renklendirilir. 

Bu tür boyalar içinde nişasta olduğu için kavanozlarda bir iki gün dayanabilir. 

Dayanıklılığını artırmak için soğuk yerde muhafaza edilmelidir.Aksi halde bozulur.

 Pişmiş nişasta ve gliserin karışımından parçalar aldım, ayrı bir kaseye koydum ve içine çay kaşığının ucuyla kuru gıda boyası kattım. (gıda boyalarını aktardan aldığımı önceki yazımda belirtmiştim) Bir sürü kase kirletmemek için her bir rengi yapınca kasemi yıkadım, kuruladım, yeniden kullandım. Elimde kavanoz mamalarının kavanozları vardı, yaptığım boyaları bu kavanozlara doldurup oğluşumun önüne koydum. Dolu dolu 5 kavanoz boya yaptım. Mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve kahverengi. Keyifli bir çalışma idi. Bitene kadar kullanırız bunu, sonra parmak boyasını özlemesi için ara veririz.Bu tarifi sürekli kullanırım, hoşuma gitti!

Jel gibi oldu, içine bir küçük şişe gliserin kattım, kurutmuyormuş.









Faaliyet tam gaz devam 



25 Eylül 2012 Salı

Tübitak Eşleştirme Kartları

Tübitak'ın Meraklı Minik dergisine ekim ayından beri abone olsak da alışveriş yaparken eylül sayısına denk gelip aldım. Anne ve yavru hayvan kartları vermiş dergi. önce hepsinin annesi ve yavrusunu tek tek tanıttım. Sonra da anneleri ben aldım, yavruları ona verdim. Ben anne kartı masaya attım, o da yavrusunu bulup attı. Pişti tarzı bir oyun oldu işte. Sonra da "annecim istersen anneleri ben alayım yavrular senin olsun" dedi. Çeşit çeşit oynadık. Keyifliydi, oyuna devam!




24 Eylül 2012 Pazartesi

İlk Sinema Tecrübesi : Cesur - 22.09.2012

İlk kez sinemada bir film izlediğimde, 16 - 17 yaşlarındaydım. Ablamla gitmiştik. Jim Carrey'nin bir filmiydi ve midem bulanmıştı, o zamandan beri pek hoşlanmam Jim Carrey'den. Hey gidi günler hey... Büyüdüm, evlendim, çocuklarım oldu ve ben oğluşumu sinemaya götürdüm!

Deniz Baran'ımın ilk sinema filmi Cesur. 90 dakikalık harika bir animasyon. Hele kahramanın saçları.. Tek kelime ile mükemmel! Hem de Balçova Kipa Cinemaximum'da 3 boyutlu izledik. Tarih 22.09.2012, seans 17:30. Film harikaydı, çok beğendik.

Biletimizi alıp doğru patlamış mısır ve gazoz aldım ona. Her şey tam tekmil olsun istedim. Gözlüklerimizi kiraladık, yerimize geçtik. Salonu ilginç buldu, duvara dokunmak istedi, koş dedim git bir bak. Koşa koşa bir gidişi vardı, keyifle izledim. Işıklar söndü, yanıma oturdu, taktık gözlükleri. Film öncesinde reklamlar vardı epeyce. Biraz hayal kırıklığına uğradı. Kulağına eğildim, her sinema filmi öncesinde reklamlar olur, film birazdan başlayacak dedim. Tamam dedi. Sürekli konuştu "anne film birazdan başlayacak, bu sadece reklam, az sonra bitecek, burası sinema ve sessiz olmalıyız değil mi?" "evet annecim haklısın" bu diyalog sürekli başa sarıp yineledi. Kısa bir çizgi film gösterdiler, bitti. Film bitti mi çıkıyor muyuz diye sordu, hayır dedim daha başlamadı. Birazdan başlayacak. Bir çizgi film reklamından korktu, bir elim onun bacaklarına sarılıydı, bacaklarının kasıldığını hissettim. "Bizim çizgi filmimiz bu değil, bizimki birazdan başlayacak bu sadece reklam" dedim. "Hiç korkmadım, bu sadece reklam" dedi. Yükseltici koydum koltuğuna, sert ve kaygan geldi, sevmedi. Film başladı, bir süre sonra kucağıma geldi, sarmaş dolaş film izledik. Arada patlamış mısır ve gazozunu verdim. Gözlüklerini bir taktı bir çıkardı, bir taktı bir çıkardı... Aradaki farkı keşfetti. Film bitince aklında ne kaldı ne kadar kaldı muamma ama anne oğul ilk kez sinemaya gittiğimiz için acayip keyiflendim, mutlu oldum.

21 Eylül 2012 Cuma

Ali Çankırılı : Kötü Çocuk Yoktur

Çocuklarda görülen davranış bozukluklarının olası nedenlerini ve çözüm yollarını izah ediyor yazar. Çocuklarda rastlanan davranış bozukluğu ve uyum sorunlarının temel nedenini ailelerin yanlış tutum ve eğitim anlayışlarına bağlıyor özetle. Dili sade ve anlaşılır. Bazı yazarların son derece bilimsel dil kullanarak anlaşılması güç yayınlar oluşturdukları düşünülürse, sade ve anlaşılır dilin önemi daha iyi kavranabilir.

Yazar davranış bozukları arasında tırnak yeme, hırsızlık, evden kaçma, gece ve gündüz altını ıslatma, tikler, kekelemeler, yalan söyleme, okul korkusu, inatçılık gibi çok çeşitli davranış bozukluğu ve uyum sorununa değinmiş. Ben Deniz Baran'ın tırnaklarını koparması ve Barış Çağan'ın parmak emmesi konusunda faydalandım. Tırnak koparmanın kardeş kıskançlığından kaynaklanma olasılığını düşünüyordum zaten; bir uzmandan bunu okumak, düşüncemi pekiştirdi. Barış Çağan'ın parmak emmesi zaten geçti kendiliğinden, ilk bir yılda parmak emme olağan bir davranışmış.

Yazarın geleneksel diyebileceğimiz bir bakış açısı da var, özellikle dayak konusunda kimi sözleri "dikkatimi" çekti. "Eski terbiyecilerin şefkat tokadı diye tabir ettiği bir dayak çeşidi"ni de okumuş oldum. Büyükler çocuklarını terbiye ederken kimi zaman şiddete başvuruyorlar ve çocuğu inciten, atılan bir tokattan ziyade, bu esnada sarfedilen aşağılayıcı sözler oluyor. Sobaya yaklaşan çocuğun eline vurulan tokadı örnek gösteriyor yazar. Bu esnada annesi kaşlarını çatıp çocuğu azarlarsa, çocuk o zaman ağlıyor diye belirtiyor. (sayfa 49)  Her ne kadar yazar defaatle şiddete karşı olduğunu belirtmiş ise de şefkat tokadını izah etmesi bende rahatsızlık yarattı. Tokat ve şefkat sözlerini bir arada bağdaştıramadım.

Çocuk yetiştirirken karşılaşabileceğimiz sorunlar, bu sorunların olası sebepleri ile çözüm yolları hakkında bilgi edinmek isteyenlere tavsiye ederim.

Parmak Boyası Denemesi I


Granül Sabunlu Parmak Boyası:
Ne Gerekli?
Yapılacak işe ve çocuk sayısına uygun miktarda toz granül sabun,
Bir  miktar soğuk su
Toz boya

Nasıl Yapılır?
Sabun az bir miktar suyla diş macunu kıvamına gelene kadar karıştırılır.Toz boya eklenir ve pürüzsüz olana kadar karıştırılır.Boyalar hava almayan kaplarda muhafaza edilmelidir.
 Kaynak:Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Okulöncesi Öğretmenliği 4.sınıf Okulöncesi Eğitimde Araç Geliştirme dersi kitabı

Denedim, kıvamını beğenmedim, ama yapım aşamasında oğluşumla birlikte çalıştık ve çok hoşumuza gitti taa ki en sona kadar. Parmak boyasını yaparken toz gıda boyası kullandım. Gıda boyalarını aktardan aldım. Bir miktar arttı ve onları da yarına sakladım. Parmak boyasını yaptık, her şeyi kaldırdım, ortalığı sildim. En son sarı gıda boyasını masada unutmuşum. Ver onu hayır dememe kalmadı, Deniz Baran efendi ortalığa saçaladı. Kızdım ama çok söylenmedim gene de. Özür diledi, sarıldık öpüştük. Eeeee, bunu göze almak gerek, ne de olsa söz konusu kişi Afacan Deniz. 

Fotoğraf ekleyemiyorum çünkü kocam fotoğraf makinesinin kartını çıkarmış! Cep telefonumla çektim birkaç poz, onları ekleyebilirim belki bilemiyorum. Böyle bir iş yaparken yarım kalıyor ya, acayip gıcık oluyorum!

20 Eylül 2012 Perşembe

AÇEV

AÇEV'in internet sitesini yeni keşfeden biriyim. Geç olsun da güç olmasın diyorum. İlgilenenler için çok güzel etkinlikler var ve ilgili etkinliğin hangi gelişim alanlarını etkilediği sade, anlaşılır bir şekilde izah edilmiş.  Tavsiye ederim.

Özbakım Becerileri : El yıkama

Deniz Baran'a kendi kendine ellerini nasıl yıkaması gerektiğini öğretiyordum, bugünlerde ellerini kendi yıkamak için bir istek duydu. Sessizce peşimden geldi, banyoda lavaboya yetişebilmesi için aldığımız tabureye çıktı, ellerini sabunluğa uzattı ve bastı, ama sabunu akıtamadı. Ben de nereye basması gerektiğini anlattım. Sabunu akıttı, ellerini ovarak yıkamaya başladı. Hoşuna gitti, tekrar denedi, tekrar denedi... Ben de tekrar etmenin Montessori eğitiminin en önemli aşaması olduğunu bilerek onu sessizce izledim, ulaşabileceği yere koyduğum havlusunu gösterdim. Ellerini kuruladı ve gitti! İşte bu kadar!

Zaten bir süredir ıslak mendille kendi ağzını ve ellerini silmesini öğrenmişti, ben yıkattırıyordum ellerini. İşte aslında yeterli düzeyde değil bilgim bu konuda, okudukça aydınlanıyorum ve annelik sanatını yaşayarak öğreniyorum... Deniz'i kendi ritmine bırakmam gerektiğini yavaş yavaş anlıyorum.

Özbakım Becerileri : Tişört giyme

Deniz Baran'a bir süredir pantolon, şort, ayakkabı, tişört vs. nasıl giyilir bilir misin, öğrenmek ister misin diye sorular yöneltiyordum ama asla baskı yapmıyordum. Biliyordum ki hazır olunca harekete geçecek. Her giydirişimde kıyafetin nasıl tutulacağını ve nasıl giyileceğini anlatıyordum. bugün, pijamasının üstüne tişört giymeye çalıştı ve ben de hemen destek oldum. Başını geçirdi, kollarını geçirdi, üstünde düzeltmeye çalıştı, olmadı, benden yardım istedi, yardım ettim. Tebrik ettim, sarıldım ve öptüm. Mutluyum, oğluşum kocaman oluyor artık!

Maria Montessori : Annelik Sanatı

İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi'nden aldığım Motessori'nin bu kitabı, Montessori eğitimi ile ilgili okuduğum ilk kitap. Özetle, çocuğa gerekli ortamı sağladığımızda, onun kendisini gerçekleştireceğini, çocuğun bunu uygun araç gereçle sürekli çalışarak yapacağını, istediği şeyin çalışmak olduğunu anlatıyor yazar.

Yetişkinlere oldukça sert eleştiriler yöneltiyor ve çocuğun kendini gerçekleştirmesine engel olmakla suçluyor yetişkinleri. Bunu da genelde iyiniyetli bir yardım adı altında yapıyorlar ve çocuğun çalışmasını, denemesini baltalıyorlar, aslında büyüklerin asıl derdi, eşyalarına duydukları aşırı bağlılık ve mal hırsıdır diyor. Bazı anneler çocuklarının kendi kendilerine yemek yemesine izin vermez ya hani, kendileri yedirirler (yakın zamana kadar Deniz'e ben de bu şekilde yaklaşıyordum zaman zaman, itiraf ediyorum)  Burada niyet, yemek yemeği beceremeyen çocuğuna dur ben yedireyim diyerek aslında yardım etmek midir, yoksa döke saça tekrar ede ede ede yemek yemesini öğrenebilecekken çocuğun çalışmasını baltalayarak üstünün başının kirlenmesini, yemeklerin etrafa dağılmasını engellemek midir?  İşte Montessori'ye göre, yetişkin kişi bu tavrı ile kesinlikle iyi niyetli değildir, mal hırsı ile doludur, eşyalarının zarar görmesini istemez, çocuğun öğrenme deneyimi bu yetişkinin umrunda bile değildir.

Çocuk için en önemli olan şey, çalışmaktır. Boyuna, fiziksel - bilişsel yapısına uygun araç gereçle çalışan çocuk, oyuncaklar gibi cicili bicili araç gereçlere, hatta şekerlemelere bile itibar etmez, çalışmasına yoğunlaşır. Eğer çocuk çalışmasını sonlandırmışsa bu yorulduğu için değil, çalışmasını tamamladığı, yenilendiği ve tazelendiği içindir. Bundan sonra çocuk, kendini gerçekleştirmesine elverişli bir başka çalışmaya yönlenecektir diyor Montessori.

 Montessori'nin bakış açısını anlayabilmek için, ilk okulunu 1907 yılında binbir zorluk ve imkansızlıklarla açtığını, içinde bulunduğu çağın koşullarını, yetişkinlerin çocuğa bakış açısını idrak edebilmek gerekiyor. Böyle bir ortamda çocuk haklarının henüz hiç bilinmediği, tanınmadığı gerçeğinden yola çıkarak, Montessori yaklaşımı, başta sistem bile diyemeyeceği yeni bir eğitim anlayışı ile mevcut sisteme başkaldırı niteliği de taşıyor.

Buradan da şunu anlıyorum ki, Montessori eğitiminde uygun çevre ve günlük yaşam becerileri edinme kadar uygun araç - gerecin önemi de büyük. Oysa Türkiye'de bu tarz Montessori eğitim araç - gereçleri, son derece pahalı. Aslında incelediğim kadarıyla son derece sade, yapımı ustası için çok da zor olmayan, genellikle ahşap ağırlı araç - gereçler bunlar. Ama buna rağmen (mesela bir sitede kahverengi basamaklar 567,00 TL) afaki rakamlardan söz ediliyor. Hal böyle olunca Montessori eğitimi bir yerde güdük kalıyor. Bazı planlarım var aslında ama dur bakalım neler yapabileceğim, neleri gerçekleştirebileceğim zaman gösterecek.

Montessori eğitimine en temelden başlamak, çocuklarımı anlayabilmek, kendime bir yol haritası çizebilmek, kendimi eleştirebilmek, farklı bir bakış açısı ile kendimi izleyebilmek adına iyi ki okudum dediğim kitaplar arasına alıyorum Annelik Sanatı'nı. Eğer kitapçılarda bulabilirsem de kendi kütüphaneme koymak istiyorum açıkçası.  Tavsiye ederim..

19 Eylül 2012 Çarşamba

Aynısını Bul ve Eşleştirme Kartları

Nette gördüğüm çeşitli faaliyetleri elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum Deniz'le.

Deneme 1) Bugün pipetlerden şekiller yapalım dedim, anne yapamıyoruuuummm dedi! Ben de henüz erken diye hiiç ısrar etmeden kaldırdım pipetleri.

Deneme 2) Eşleştirme kartları  : Daha önceden de çeşitli kereler oynamıştık ama bugünkü kadar seri yapamıyordu. Önce 12, sonra 16 adet birbirine eş kartları masa üzerine karışık olarak diziyorum, kartlara bakmasını istiyorum, sonra tek tek kapatıyorum kartları. İlk kartı  ben açıyorum ve eşini bulmasını istiyorum. İlk başlarda hatırlamakta zorlansa da, sonrasında oyunu iyi kavradı ve keyifle oyuna katıldı. İşte bir resmimiz: 

Böyle oturduğuna bakmayın, arkadaş poz veriyor sadece! Yerinde durmaz kıpırdaktır!
Deneme 3) Aynısını bul : Malzemelerimiz : İki adet bez torba, birbirinin aynısı şekiller. Şekillerden birer takımını ayrı ayrı bez torbalara koydum. Bir takımı ben aldım elime, bir takımını Deniz'e verdim. Önce oyunu anlattım, sonra bir şekil ben çıkardım torbamdan ve aynısını bakmadan eliyle yoklayarak bulup çıkarmasını istedim. Bizim tahta küplerimiz vardı ve ben bunlardan faydalandım. Nette gördüğüm kadarıyla bunu kaşık çataldan tutun da oyuncaklara kadar çok farklı nesnelerle oynayabiliyorlar. Maksat, birbirinin aynı iki takım oluşturmak. Oyunu Deniz Baran daha sonra babası ile de oynadı. Önce 6'şar küp koydum, sonra çeşitleri arttırıp 8'er küpe çıkardım. İşte resimlerimiz :


18 Eylül 2012 Salı

Sonbahar Hüznü Çöktü Üzerime

Samanlıkta iğne aramak gibi benim durumum. Internette sonsuz etkinlik var. İstiyorum ki oğullarıma faydam dokunsun, onlar hem eğitici hem güzel vakit geçirsin... Sanki bir telaş içindeyim, bazen kendime uzaktan bakıyorum da! Zamana yetişmeye çalışıyorum, oğullarımın bu günü geçiyor gidiyor elimden, kayıyor... Sanki yazarsam, yakalayacakmışım gibi geliyor zamanı, tutacakmışım ve hapsedecekmişim gibi... 

Deniz Baran'a bir bakıyorum, kocaman kocaman laflar ediyor. Diyorum ne zaman büyüdü böyle bu kadar? "Anne, iki ayağımla zıplayabiliyorum, tek ayağım üzerinde durabiliyorum ama zıplayamıyorum" dedi geçen gün. Nerden duymuşsa, tek ayak üzerinde zıplamayı! Bugünlerde 4+4+4 eğitim sisteminde çocukların 5,5 yaşında (66 aylık) ilkokula başlaması gündemde ve çocuklarını okula erken göndermek istemeyen aileler, ilkokula gidemeyeceğine dair rapor alıyorlar. Gazetelerde yazıyor, TV kanallarında söylüyorlar ki, tek ayağı üzerinde zıplayabilen çocukların ilkokul yeterliliği vardır diye rapor veriliyormuş. Deniz'in bunu duyması, algılaması, yorumlaması, denemesi mümkün müdür ki? vallahi artık neye şaşıracağımı da şaşırmış durumdayım! Dedim "Annecim sen tek ayak üzerinde zıplama, zıplayanları ilkokula alıyorlar" "Nasıl yani! Büyüklerin gittiği okula mı alıyorlar?" dedi hayretle. Günlerce inatla denedi ve sonunda tek ayak üzerinde zıpladı!

Barış Çağan her gün defalarca bıkmadan usanmadan koltuklara asılıp ayakta duruyor. Adım atmaya çalışıyor, olmuyor. Oturmaya çalışıyor, kimi zaman başarıyor, kimi zaman düşüyor. Defalarca düşüyor. Kah tutabiliyorum kah yetişemiyorum... İçim acıyor. Emeklemeye çalışırken de çok ağlıyordu başaramayınca, şimdi de öyle! Ama o kadar inatçı bir yapısı var ki, denemekten asla vazgeçmiyor. 

Bugün geçti. Yaşadık ve bitti. Yarın da yaşanacak ömür olursa, bir sonraki de... Elimde kalan, hatıralarım olacak. Hafızama kazımak istiyorum her anı, mümkün olmuyor... İşte bu günce, geleceğe attığım bir köprü benim için. Offff! Bugün çok melankoliğim!

Bazen korkuyorum, çocuklarım beni sevmezse diye! Ne bu? Sevgi bağımlısı mıyım ben acaba?

17 Eylül 2012 Pazartesi

İlk Diş

Dün Barış Çağan diş patlattı. İlk dişimiz, hayırlı uğurlu olsuuuunnn!  Sol alt dişi ilk olarak patladı. Yakında sağ alt dişi de gelir. Bugün biraz huysuzdu, ağrı kesici şurup verdim. İnşallah bu geceyi ateşlenmeden geçiririz.

Son bir ayda çok güzel serpildi, gelişti Barış'ım. Mutluyum.

Yaramazlıkta Son Perde

Deniz yine bilgisayarımı bozdu! Açılırken tuşlara bastı yapma etme dinlemedi ve tüm sistem dosyalarını sildi! Dün bilgisayarsız kaldım, bugün kocam büroda kendi kullandığı bilgisayarı getirdi. Bu yine Q klavye. Alışmıştım F klavye.

Deniz Baran bu güne kadar toplamda 4 kere bilgisayar bozdu
4 ayrı cep telefonunu kullanılmaz hale getirdi.
Kırdığı döktüğü şeyleri hiiç saymıyorum.

Ben nerde yanlış yapıyorum?

16 Eylül 2012 Pazar

Tübitak - Meraklı Minik

2012 Ekim ayı itibariyle Tübitak'ın Meraklı Minik dergisine abone oldum. Deniz Baran'dan sonra Barış Çağan için de dergileri saklayacağım nasipse. Aayyy oğluşlarım bayılacak bayılacaakkkk! Bundan sonra Tübitak'tan da etkinlikler yaparız kısmetse. Hadi bakalım kolay gelsin!

Barış Çağan Uyumayı Öğreniyor - II. Perde

3.Gece-
İlk iki geceyi önceki yazımda anlatmıştım. Dün 3. gecemizdi ve Barış'ımı yatak odasına götürürken herkese iyi geceler dileyip el sallattırdım. Odamıza geçtik. Biraz emdi ve epey uykusu geldi, yatağına yatırdım, 5 dakikada uykuyu koyulaştırdı.

4. Gece - Yani bu gece

Ay benim başım bir ağrıyor bir ağrıyooorrrr. Dışardan geldik attım kendimi kanepeye, uyumuşum. Kocam ilgilendi Allah razı olsun iki oğluşla da! Ben cidden çok şanslı bir kadınım. Maşallah diyim, dilimi de ısırayım. Uyandığımda oğluşların uyku vakti gelmişti.

Geçtim odamıza, oğluşlarımı bekledim, kocam getirdi sağolsun. Barış'ım emdi, sonra doyunca (ki çabuk doydu, kocam ben uyurken mamasını da yapmış içirmiş) hemen yatağına yatırdım, biraz kalkışacak oldu, aldım tekrar yatırdım. biraz su içirdim, hemen uykuya dalış yaptı!

Bu sorunu aşacağımızı hiiiç sanmıyordum. Rüya gibi!

Bu arada geceyarısı kalkmalarımız halen devam ediyor. Örneğin her gece 02:00 - 02:30 suları uyanıyor. Dün gece su verdim, az mızıldandı, uyumaya devam etti.

Bu gece kalkmalarını da çözerseeemmm, fıstık gibi olacak!

Gündüz uykularında da  sallamamaya özen gösteriyorum. Bakıyorum uykusu gelince gözlerini kıpıştırıyor, kaşıyor, mızıldanıyor, yatak odamıza geçip önce emziriyorum, sonra da yatağına yatırıyorum. Direniyor, biraz su içiriyorum, uyuyana kadar yanında bekliyorum, uykuya dalıyor kendi kendine. Tabii kalkmaya çalıştı bugün sık sık. Ben gece uykusunda olduğu gibi inatla yatırmadım. Bıraktım yatağında oynasın, kalkışsın. Baktım kalkmaya çalıştıkça, sıralama çalışmaları yaptıkça mutlu oluyor, bıraktım denesin. En son mızıldanınca da yatırdım, suyunu içirdim, uyudu hemen.

Uyku meselesine Maria Montessori, Annelik Sanatı isimli kitabında da değinmiş. Bebeklerimiz için yere yakın sedirler yapmamızı salık veriyor ve bebeğiniz istediği zaman kendi gidip yatsın, istediğinde kalksın, o istemeden zorla onu uyutmayın diyor. Yer yatağı yapmadım ama kendisi istemeden zorla uyutmuyorum cidden. Haaa denedim mi, yalan yok, biraz dinleneyim şimdi uyuma vakti diye uykusu gelmese de sallayarak uyutmayı ara sıra denedim! Sadece birkaç deneme ile sınırlı kaldı bu vakalar, zira Barış oğlan öyle inatçıdır ki, uykusu yoksa istediğin kadar salla, gözünü bile kırpmaz. İnsanın bazen kendine zaman ayırma ihtiyacı öyle yoğunlaşıyor ki, bu tür denemeler yapabiliyor.

Peki Deniz'imde durum nasıldı?

Deniz'im daha küçümen bir bebecikken bile gece kalkmazdı. Sabah erkenden zırt diye uyanırdı ama gece kalkmalarını yaklaşık 2 aylık civarı bırakmıştı! Nazar değer diye ay çok uykusuz kalıyorum derdim de durum hiç de öyle değildi vallahi! O nedenle Deniz Baran'a gece kalkmaları için bir eğitim vermedim. Ama Deniz Baran 2 yaşına kadar sallanarak uyudu! Bu daha küçük olduğu dönemde ayakta sallamak suretiye oldu, daha sonra salıncakta sallandı, en son da beşiğinde! Ay sallamaktan kollarımız ayaklarımız ağrırdı! Bi de Deniz Baran küçümen bir bebecikken (anne sütü almadı emerek, kısa bir süre sağarak içirdim), ayakta sallandığı sırada mamasını içerdi. Tam sallanmayı bırakırdık, mamayı emmeyi de bırakırdı! Bir biberon mamayı 45 dakika - 1 saat dolaylarında içerdi! Aynı anda hem ayakta salla hem mama içir derken bellerimiz kırılırdı!

Yaaaa... Bir insan yetişiyor ama neliklerle! Allah, kimseyi evlatla sınamasın. Rabbim tüm bebekleri korusun! Amin.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Sonbahar Duyusal Havuzu

Efendiiiimmm akşam yürüyüşleri, bu arada Deniz Baran'ın günlük park eğlencesi sona erdiği içiinn, oğluşu evde mutlu etme ve bu arada eğitme çabalarım tam gaz devam ediyoorr.

Bu günkü faliyetlerimiz internette yaptığım araştırmalar sonucu gördüğüm kadarıyla yapmaya çalıştığım sonbahar duyusal havuzu! Hemen belirtmek isterim ki Montessori Eğitimi üzerine şu ana kadar sadece internette bol bol araştırma yapmışlığım var, ancak herhangi bir kitap okumaya fırsat bulamadım, en kısa zamanda bir kitap alıp bu konuda çalışacağım söz veriyorum.

Kullandığım Malzemelerim Şunlar:
1) Zemin kaplamak için ince bulgur ( evde o vardı, onu kullandım, sarı olduğu için sonbahar ortamını yansıtır diye düşündüm)
2) İnciraltı'ndan topladığımız gerçek ağaç kabukları, ağaç dalları, tohumlar
3) Yine İnciraltı'ndan topladığımız kuru yapraklar,
4) Kara servi ağacının kozalağı,
5) Dalından topladığımız gerçek ayva
6) Evdeki kabuklu ceviz ve kabuklu fıstık
7) Bir dal saz,
8) Kurumuş sümüklü böcek kabukları
9) Evdeki kedi köpek figürleri. (Benim oğlanın ilgisini çekmek için koydum bunları)

Bu arada duyusal havuz yapmak için evde uygun şeffaf bir saklama kabım yoktu, üşenmedim, gittik Deniz Baran'la birlikte züccaciyeye, aldık geldik kapaklı bir kap, ben hemen çalışmaya başladım ve duyusal havuzu hazırladım.




Benim oğlan, bulgurları eliyle yokladı, yaprakları elinde ovuşturup kırdı, ağaç kabuğunu ve kozalağı elledi, evirdi çevirdi, sümüklü böcek kabuklarını çok sevdi elinden düşürmedi, saz dalını salladı ve evin içine polenler yayıldı. İncelememiz sonrasında kabuklu fıstıkları ve cevizleri kırıp yedik. Ceviz kıracağını merakla inceledi, ceviz kırmaya çalıştı, benim yardımımla bir cevizi kırdı...

Deniz'im bu inceleme işinden tahminimden daha çabuk sıkıldı. Ben biraz üzüldüm itiraf etmem gerekirse. Çok uğraştım, bu kadar mıydı dedim! :))) Ama sonradan hak verdim. Zira İnciraltında her şeyi yerinde görmüştü, ağaçların üstüne yapışan sümüklü böcekleri de, yerleri kaplayan sararmış kavak yapraklarını da, sazlıkları ve kozalaklarla dolu kara servi ağaçlarını da! Hal böyle iken yerinde keşfettiği bir ortamı duyusal havuza yanıtmam çok fazla ilgisi çekmedi sanırım. Ama olsun. Gene de eğlendi, öğrendi. Duyusal havuzu incelerken sonbahar mevsiminde neler olduğunu da konuştuk, ona sorular sordum. Mevsimleri tek tek anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce.

Çabuk sıkılsa da iyi ki yapmışım duyusal havuzu. Güzel, eğlenceli ve eğitici bir zaman dilimi idi.

Sulu Boya Faaliyeti

Efendim oğluşum günlerdir sulu boya yapmak için adeta yalvardı. Sulu boya yapmak istediğini ilk söylediği an, üstüne düşmedim, hemen yerine getirmedim isteğini. İstediği pek çok şeyi anında yerine getiriyoruz zaten ve bu durum bir süre sonra doyumsuzluğa yol açabiliyor. O nedenle bazı şeyleri elde etmesini bilerek güçleştiriyoruz ki sonuçta el ettiğinde yaşadığı haz tavan yapıyor. Bu sulu boya meselesi de bunun gibi bir durumdu.

Sonuçta birlikte duyusal havuz yapmak için şeffaf plastık saklama kabı almaya gittiğimiz sırada, sulu boya da aldık ve eve döndüğümüzde önce duyusal havuzu yapıp inceledik, sonrasında da defterimizi açıp sulu boya çalışması yaptık.




Önce suya batırıyoruuuzzz
Sonra suyunu süzüyoruuuzzzz
Sonra fırçamızın her tarafını istediğimiz renk boyaya bıtırıyoruz ama yavaş, çok bastırmaya gerek yok, yumuşak yumuşak, her tarafını bulayalıııımmm! Sonra da istediğin gibi sür defterine bakalıımm. Hadi şimdi yıkayalım fırçamızı, tekrar süzeliimmm.....

Bu şekilde pek çok tekrar yaptık birlikte. Sonra bir baktım, güzel güzel hak etmeye başladı fırçasını boya ile doldurmayı! Birkaç sayfa defter boyadıktan sonra, sümüklü böcekleri boyamaya geçtik. İki sümüklü böceği ben boyadım karşısında, üçünü de Deniz'im boyadı. Bir de kara servi kozalağı boyadı.




Boya yaparken her iki elini de kullanmayı öğrendi, bir eliyle tuttu, diğeri ile boyasını yaptı. Avayip keyif aldı!Ben de çok mutlu oldum. Vaktimizi verimli değerlendirince, mutlu oluyorum haliyle!

İşimiz bitince ellerimizin hali :))





Heves etti, bacaklarını da boyadı, sonrasında banyoya cuuupp!

Akşam kocama duyusal havuzumuzu gösterdik, bir de misafirimiz vardı! Oğluşum erken senin için dedim ama o da merakla ortamı kolaçan etti!


14 Eylül 2012 Cuma

Deniz Baran'dan Bir Anı

Dün hastanede kan aldıkları için kuzum çok bozulmuş, dünden beri "o kıvırcık saçlı kız bana bızt yaptı. Ama neden bana iğne yaptı ki? Hiç çocuktan kan alınır mı?! olur m hiç böyle şey" diye söylenip duruyor. Ben de bıkmadan her seferinde "kanında mikrop var mı yok mu diye baktı, şükür ki yokmuş, ama haklısın, hiç çocuktan kan alınır mı yahu!" diye anlatıyorum.

Sabah beri kaka bekliyorum ama yapmıyor beyefendi. Yap da hastaneye yetiştireyim dedim, kıymete bindi :)

Güncelleme : Deniz Baran kaka yaptı, tahlile götürdüm, temiz! Çok şükür! Bu meseleyi artık kafamdan atabilir miyim dedim doktorumuza, atabilirsin dedi. İlaçlarını bitireyim mi dedim, bitir dedi. Kurt için bir doz ilaç kullanmıştım, kurt düşmedi ama kimi zaman düşmeyebilirmiş de, tekrarını yapmak gerekliymiş. Yarın sabah tekrar edeceğim.

Bu mesele burada kapanmıştır!

Barış'ın Gelişimi

Kuzum benim artık şaklabanlıklar yapabiliyor!

Barış hadi alkış, alkış diyoruz, alkış yapmaya başlıyor!
Koltuklara asılıp iki ayağı üstünde durabiliyor. Bunu da bir haftadır yavaş yavaş gerçekleştirdi. Şu an koltuğa tutunarak ayağa kalktı ve bana baktı. Karşılıklı gülümsedik, koltuğa eliyle vurup pat pat yapıyor. Aferin dedim, daha çok güldü. Kontrollü bir şekilde kendini yere bıraktı, düşmeden oturmayı başardı! Tekrar tekrar oturma meselesini çalıştı, şimdi de adım atmaya uğraşıyor.



Oğluşum! Cankuşum!

Sabahın köründe uyandırdın beni. Oysa gece oldukça geç yatmıştım, oldu mu ama şimdi yaaa!

Dün gece kocamla Deniz'im top oynadılar, Barış'ım da oturduğu yerden onları ilgiyle izledi ve alkış yaparak, kollarını çırparak oyuna ortak olmak istedi. Babası ona da İkea'nın şu yumuşak toplarından var ya, onlardan attı, oyuna dahil etti onu da. Ev curcunaa...

Mutluluk budur!

Benden Bu Kadar

Eylül ayı, haftasonlarımın bana ait olduğu son ay taa ki gelecek yaza kadar.

Bugün sabah Karataş Hastanesi maceramız, sonrasında kütüphane ziyaretimizin ardından eve geldik, biraz ev işi ıvır zıvır derken, yeni dönem ders seçmelerim için randevulaştığım üzere yarı zamanlı çalıştığım dershaneye gittim.

Dershanenin müdürü, hafta içi de gelmemi istedi, gelemem, oğullarımla ilgileniyorum dedim. Hafta içi çalışabilecek olsam, eşim istiyor büroya dönmemi ama dönemiyorum ki dedim.

Hafta sonu açıköğretim için hangi dersleri verebileceğimi sordu, 4-5 dersi saydım. Adalet Yüksek Okulu'nun derslerinden vermek istedi, kabul edemedim, zira ders çalışamam ama ikinci dönem olabilir, şimdi yetiştiremem, oğullarım zamanımı çok alıyor dedim.

Öğrenciler için özet çıkarmamı istedi, kabul edemedim. Benim zaten Hukuka Giriş kitabımın olduğunu, tekrar aynı şeyi yapamayacağımı, zamanımın olmadığını, yaptığım işe çok emek harcadığımı, söz verip yerine getiremezsem utanmak istemediğimi söyledim, oğullarımdan başka bu tür işlere zamanımın kalmadığını tekrar belirttim!

Hoş bir görüşme olduğunu söyleyemem. Siz kendi açınızdan haklısınız, ama benim durumum budur dedim!

Kabul ettiler, tabii bu koşullarda kaç ders verirler, nasıl olur bilemiyorum.

Ne yapalım, benden bu kadar!

Geçen gün Buyrun Paylaşalım'ı izledim, Aret Vartanyan dedi ki, her şeyi birden yapamazsınız, böyle bir lüksünüz yok! Payıma düşeni aldım. Önceliklerimi belirledim:

- İyi bir anne olmak istiyorum, çok araştırıyorum, içgüdülerime güveniyorum, oğullarımı seviyor, onlara zaman ayırıyorum, onlarla ilgileniyorum.
- İyi bir eş olmak istiyorum, eşimle ilgileniyorum, kendime bakıyorum.
- Kendime özen göstermek istiyorum. Bunun için spor yapıyorum, kitap okuyorum, mutlu hissediyorum kendimi!
- Blog tutuyorum, yazmak epey zamanımı alıyor geceleri, bundan keyif alıyorum.

Avukatlık mı? Zaman kamadı! en azından şimdilik!

Öğretmenlik mi? Sadece yarı zamanlı! Tam zamanlı çalışma imkanım olsa, avukatlığı seçerdim, en azından kocama destek olurdum! Öğretmenliği de seviyorum ama tam zamanlı öğretmenlik yapmak bana göre değil, ben öncelikle bir avukatım! Mesleğimi seviyorum, başarılı olduğumu da düşünüyorum.

Şimdi mi? Biraz ondan biraz bundan, ne tam oyum ne de bu... Sadece şunu öğrendim, mükemmel diye bir şey yoktur!  Nasıl görünüyorsam oyum işte! Benden bu kadar!

13 Eylül 2012 Perşembe

Barış Çağan Uyumayı Öğreniyor

Daha önce Barış'ımın uyku sorunundan söz etmiş idim. Hatta bununla ilgili kitap okuyayım da öğreneyim uyutma tekniklerini dedim ama maalesef fırsat bulup da kitap okuyamadım. Nette denk gelmiştim sallamadan uyutma yöntemine, ay canıma yetti artık dedim dün ve bir anda deli damarım tuttu, denemeye karar verdim ama, kendi yorumumla! (okuduğum yazıda, odadan dışarı çıkıyordu anne, ben çıkmadım, onu yalnız bırakamadım!)

İlk Gün:
Öncelikle uyku öncesi bir rutinimiz var, bunu gerçekleştirdik. Bizim rutinimiz şudur ki, alt değiştirmek, emmek, sallanmak!

Altını değiştirdim Barış'ımın, emzirdim, ama ilk geceki hatam, emzirmei sessiz sakin olan yatak odamızda değil, salonda yapmam. Neyse herkese iyi geceler dedik ve yatak odamıza çekildik!

Işıklar kapalı, içeri hafiften bir ışık hüzmesi giriyor, ortam zifiri karanlık değil, bebeğim beni görebiliyor!

Öptüm okşadım Barış'ı, hadi annecim iyi geceler, iyi uykular dedim, yatırdım. Ağlamaya başladı. Ben de ninni okudum, sürekli yatağının kenarına tutunup dizleri üstünde doğruldu, her seferinde kucağıma alıp küçücük öpüp bağrıma basıp okşayıp yatağına geri yatırdım. Her yatırışımda bastı yaygarayı! İçim acıdı, vazgeçmeyi düşündüm ilk 20 - 25 dakika sonra, ama buraya kadar sabrettim, vaz geçemem dedim.

Yarım saat cebelleştik kalkma konusunda. Bağrıma basıp sakinleştirdim, öptüm okşadım, tekrar yatırdım.

En son doğrulmaktan vaz geçti ve yattığı yerde tepişerek ağladı!

Perişan oldum! Annecim ağlama dedim, sevdim okşadım, ninniler söyledim, ama vaz geçmedim. Arada su verdim. Sonra birden sustu, suyunu içerken uykuya daldı! Bu arada bir saat geçmişti!

İkinci Gün (yani bu gece) :

Oğluşumun altını değiştirdim, emzirmek için yatakodasına götürdüm.
Yatakodasında bir süre emdi, yatağına yatırdım.
Biraz mızıldandı, hemen kucağıma aldım, öptüm okşadım tekrar yatırdım, uykuya dalışa geçti, biraz su verdim biberonda, onu içerken uykuya daldı.
Babası gece maması getirdi, yarı uyurken mamasını içirdim , bitti ve uykuya daldı!

İnanamıyorum! İlk gün çok zordu ama ikincisinde hiç sorun yaşamadım.
Bakalım yarın gece nasıl olacak?

Plan şu:
Önce gece uykusuna dalmayı öğreteceğim,
Sonra gece uykusundan uyanmadan sabaha kadar uyumayı, (yatır kaldır yöntemi ve su ile sakinleştirmeye çalışacağım)
Sonra gündüz uykularında sallamadan uyutmayı deneyeceğim.
Tüm bunları aşamalı olarak gerçekleştireceğim.

Not: Bu yöntem ille  de uygulanmalı diye bir iddiam yok. Kesinlikle beni çok zorlayan bir yöntem ama yıllarca ayakta sallayarak uyutmak da cidden çok zor! Her şeyden önce çok fazla zaman istiyor sallayarak uyutmak! Bildiğim daha kolay bir yol olsa idi,onu uygulardım.

Hadi bakalım, kolay gelsin! İnşallah uyku sorununu başarıyla çözeriz!

Sebze Köftesi

Arkadaşım Lütfiye'den öğrendiğim (çoğu kadın biliyordur eminim amaben kabak sevmiyorum, öğrenmek ve yapmak için hiç istek duymamıştım şimdiye kadar) sebze köftesini Deniz Baran yedi! Şükürler olsun bu oğlana sebze yedirebildim! Buradan teşekkür ederim Lütfiyecim, sağol varol!

Ben kendi yorumumla sebze köftesini anlatayım, ilgilenenler deneyebilir. Zira küçük bir çocuğa yemek yedirmenin ne kadar meşakkatli olduğunu yalnızca anneler bilir!

1 adet kabak, 1 adet havuç, 1 adet patatesi rendeledim, kabağın suyunu sıktım da koydum,
İçine 1 yumurta kırdım, az tuz attım, bir - iki kaşık kadar un koydum göz kararı, biraz da süt ekledim, 1 yemek kaşığı zeytinyağı koydum, karıştırdım.
Tepsiye yağlı kağıt serdim, yanyana birer yemek kaşığı bu sebze karışımından koyup, kaşıkla düzleştirdim, fırına verdim, kızarana kadar orta hararetli fırında (180 derece) pişirdim. Afiyetle oğluşlarıma yedirdim! (Barış'a tuzsuz ayırdım)

Kütüphane Ziyareti

Bugün hastane dönüşü yürüyerek Konak'a doğru giderken, dedim dur şu Devlet tiyatrosuna bir uğrayalım ve etkinlik takvimini alalım. Görevli, henüz broşürlerin basılmadığını, oyunların ekim ayında başlayacağını söyledi. Her pazar, saat 14:00'te çocuk oyunları varmış. Kimi zaman Pako'ya götürürüz nasipse oğlanı, kimi zaman da farklı tiyatrolara. Pako kimdir merak edenler için, Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi'ndeki oyuncu. Bizim Deniz bayılır Pako'ya.

Tiyatrodan çıkıp yürümeye devam ettik ve İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi'nin girişinde, camında çocuk resimleri olan bir yer dikkatimi çekti. Dedim hadi girelim buraya annecim bakalım ne varmış. Efendim, bilmiyordum, öğrendim, çocuk kütüphanesiymiş burası! Sordum etkinlik yapılıyor mu diye. Hayır dediler. Sadece anaokulları randevu alıp buraya gelip etkinlik yaparlarmış. Neler yapıyorlar dedim. Kütüphaneyi tanıtıyorlarmış, kitaplara baktırıyorlarmış, bir kitap okuyorlarmış, gidiyorlarmış. Ben de tamam dedim, madem ki evde anaokulu eğitimi vereceğim, bu şekilde ben de etkinlik yapayım!

Annecim burası kütüphane, kütüphanede sessiz konuşulur, insanlar burada kitap okurlar, bak raflar kitap dolu, bir sürü kitap vardır burada dedim, bulduğum bir el kuklasını elime takıp konuşturdum, beğendin mi burayı diye kuklanın ağzından sordum ve saldım Deniz'i. Kitaplara baktı, bir iki resimli kitap çıkardı, dikkati dağılana kadar resimlerine baktırıp okudum. Sonra dikkati dağıldı ve abaküsün yanına gitti. Sayı boncukları ile oynamasını izledim. Duvarda asılı pinokyo resmini görüp heyecanlandı, pinokyoya bakalım dedi. Fazla zamanımız kalmamıştı ve bir dahaki sefere bakabileceğimizi söyledim.

Çıkmak üzere iken, üye olursak çocuk bölümünden de kitap alabileceğimizi söylediler. Neler gerekli dedim, sadece nüfus cüzdanı yeterliymiş. Tek seferde 3 kitap alabiliyormuşuz ve tabii ki ücretsiz. 2 hafta süremiz varmış, eğer bu sürede kitabı bitiremezsek, bir kereliğine yine 2 haftalık uzatma yapabiliyormuşuz. Ben de yukarı çıktım, üye oldum ve 3 kitap aldım. Biri Ali Çankırılı'nn Kötü Çocuk Yoktur isimli kitabı, diğeri Ramazan Varol'un Çocuklarımıza Neyi Ne Zaman Nasıl Öğretelim isimli kitabı ve son olarak da Maria Montessori'nin Annelik Sanatı isimli kitabı. Elbette okumayı en çok istediğim kitaptan başladım, "Annelik Sanatı"ndan! Kitaplarla ilgili değerlendirmelerimi okuduktan sonra başka bir yazımda yaparım ama okuduğum ve öğrendiğim için çok mutluyum! Keşke daha önce okusaymışım! Her durumda keşke denilecek bir pay çıkarmak annelikten midir? Annelik doğal olarak suçlu hissetmek midir?

Karın Ağrısı - Son Gelişmeler

Dün geceki kalp çarpıntısından sonra sabah ilk iş doktorumuzu aradım ve kaptığım gibi Deniz Baran'ı, Karataş Hastanesi'nin yolunu tuttum.

Önce kan aldırdık! Biraz ağlamalı bir süreçti, ama çabuk atlattık. Kan tahlilinin sonucunu beklerken film çekildi. Duyarlı kapılardan bile çocuklarımı geçirmeyen ben, röntgen ışınlarına maruz bıraktım oğlumu! Ama mecburdum! Bu arada doktorumuzun söylediğine göre, senede 4 kereye kadar röntgen çektirebilirmişiz, fazlası sakıncalı olabilirmiş! Gaita testi için kap verdiler ama yaptıramadım, saatlerce kaka bekleyecek durumum yoktu! Eve gelince yapar, bir koşu götürürüm dedim ama, gecenin ilerleyen saatlerine kadar kaka yapmadı, bakalım sabah yaparsa doğru hastaneye yetiştireceğim. Yarım saat içinde götürürsek, sorun olmazmış.

Sonuçlara gelirsek;
Film temiz ! Çok şükür yabancı bir cisme rastlanmadı!
Kan tahlili temiz! Karın ağrısına sebep olabilecek herhangi bir sağlık sorunu çok şükür yok!
Kakasına baktıramadım, İnşallah o da temiz çıkar!

Eeeee?! Karın ağrısının sebebi, daha önce de şüphelendiğim üzere kardeş kıskançlığı mı? Umarım öyledir, doktorumuz da bu şekilde düşünüyor ama ben yine de bir anne olarak tüm tahlilleri yaptıracağım.

Bu arada tenya, kurt olabilir diye doktorumuzun verdiği ilaçları da kullanıyorum.

Deniz Baran'ın karın ağrısına eşlik eden bir ateşi, yorgunluğu, halsizliği, içe kapanması, hareketlerinde azalma vs yok çok şükür!

Gelecekteki Deniz Baran'a sesleniyorum : Annecim, seni seviyorum, seninle ilgileniyorum, daha fazla ilgilenmeme mi ihtiyacın var? Bunun için mi karnına ağrılar giriyor? Gerçekten ağrıdığını düşünüyorum ama sebebinin fizyolojik bir sorundan kaynaklanmadığına inanıyorum. İnşallah bu sorunu çözebiliriz seni de kardeşini de incitmeden, üzmeden. Öptüm seni aşk böceğim!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kalp Çarpıntısı

Yüreğim sıkıştı!

Bundan 1,5 - 2 sene kadar önce , kocamın evde küçük çaplı tadilat yaptığı bir gün, yemek masasının üzerinde duran çeyrek altınımız  kayboldu! Deniz Baran'ın yuttuğundan şüphelendik, doğruca röntgen çektirmeye götürdük. Röntgende, Deniz'in barsaklarında çizgi halinde yabancı bir cisim gördüler. Ya altın dik duruyor ya da başka bir cisim var dediler. Doktorumuz o zaman son derece rahat bir ifade ile, altını yutamaz, yutsa da çıkar nasılsa dedi. Günlerce haftalarca hatta aylarca çeyrek altını bekledik. O zamanlar çalışıyordum ve anneannesi Deniz'in altını değiştirirken çeyrek altının çıkmadığını söyledi.

Sonra da meselenin üzerinde durmaktan vaz geçtik. Altını yutsa idi, çıkardı nasılsa, demek ki evin tadilatı sırasında o hengame ile çöpe atmışız dedik!

Şimdi bu meseleyi ben neden anlatıyorum?

Deniz Baran'ın karnı ağrıyor. Kocamın aklına altın geldi! Bana söyledi! Hem de bu saatte! Şu an hissettiğim tek şey : Kalp Çarpıntısı!

Günlük Yaşam

Bugün Deniz Baran, anneannesiyle birlikte sulu boya çalışması yaptı. Fırçayı kullanmayı epey beceriyor. Aslında kullanmayı becermekten ziyade, öğrenme süreci, kendi kendine uğraşması, pembe ile maviyi karıştırıp açık moru keşfetmesi, şaşırması, görülmeye değerdi!

Bu gece dayımın kızı evlendi, ben de kuaföre gittim bu nedenle akşamüzeri. istedim ki Deniz uyurken anneme bırakıvereyim oğluşlarımı, ben de rahatıma bakayım, ama ne mümkün! Her zaman 3,5 saat uyuyan Deniz, bugün uyumadı ve benimle kuaföre geldi. Kremler, ortam, kadınlar, saçımın yapılış süreci son derece ilgisini çekti. Tam sıkılmaya başlamıştı ki işim bitti eve geldik.

Gündüzleri genelde yemek yapmak, ortalığı toplamak, Deniz Baran'la faaliyet yapmak, Barış Çağan'la küçük faaliyetçikler yapmak (öpme okşama, gıdıklama, konuşma, dokunma, yeni şeyler keşfetmeye teşvik için salonun farklı yerlerine ilgisini çekecek oyuncaklar bırakmak gibi - biraz kendimi geliştireyim, bunlardan da ayrıntılı söz edeceğim-), sofra kurmak, kaldırmak, çamaşır yıkamak, katlamak, yerleştirmek, oğluşları beslemek vs ile geçiyor; geceleri pilates yapmak, blog yazmak ile geçiyor. Uykularım az, sabah erken saatlerde gün başlıyor.

Yaşamım yorucu, ama mutluyum!

Bana bu hayatı verdiği için Rabbime şükürler olsun!
Yeni yeni faaliyetler yaptık ama ekleyemiyorum çünkü fotoğraf eklemek için kocama muhtacım.  Zira Deniz Baran benim bilgisayarıma su döktü daha önce bahsettiğim gibi ve şu an kullandığım bilgisayarda kart okuyucu yok, fotoğraf makinesinin kartındaki resimleri buraya eklemem mümkün olmuyor! Harici kart ouyucuyu da kocam eve getirmeyi unutmuş. Üfff! Oysa yazılarını bile hazırlamıştım, böyle fotoğraflayamayınca hevesim kursağımda kalıyor.

Güncelleme  :Kocam harici kart okuyucu getirdi ve faaliyetlerimizi ekledim, sulu boya ve duyusal havuz. :))

11 Eylül 2012 Salı

Barış Çağan'ın Nodülü

Geçtiğimiz hafta DEÜ Endokrinoloji bölümünde randevumuz vardı ve maaile gittik hastaneye.

Poliklinikte her ay doktor değişiyormuş ve bu seferki doktorumuz 2 ayda bir kontrole gelmemize gerek olmadığını, nodülün boyutlarının küçük olduğunu söyledi. Ultrason istedi ama birkaç ay sonraya alın dedi. Biz de 2 Kasım saat 11:40'a ultrason randevumuzu aldık.

Ufak bir gerginlik de yaşadık, zira doktor ultrason istemi yazmayı da ilk başta  reddediyordu, bir daha geldiğinizde yazarım dedi. Ben de ısrar ettim, siz istemi yazın, biz bir dahaki gelişimizde sonucunu gösteririz, bugün buraya boşuna gelmiş olmayalım dedim. Doktor hanım da reddetti talebimi, erkenden istem yazmaya gerek yokmuş! Bu sırada kocam hafiften gerildi, ses tonu yükseldi! Doktor hanım biraz tırstı mı ne! Bu konuda söyleyecek çoook sözüm var da yeri ve zamanı değil.

İnşallah her şey yolunda gider.

Hastaneye gittiğimizde kendimi kötü hissediyorum! Hani hep söylenir ya Allah düşürmesin eksikliğini de göstermesin diye, gerçekten çok doğru! Hele insan çocuğunun rahatsızlığı nedeniyle doktora gidince, daha da gergin oluyor... Allah'ım evlatla sınamasın, çekilmedik dert vermesin!

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sonbaharda Haftasonu Bir Başkadır

Sonbahar yürüyüşlerimiz sadece haftasonu ile sınırlı olacağından, bu iki güzel günü değerlendirelim dedik ve düştük yollara!

Dün öğle saatlerinde İnciraltı'nda yürüyüş yaptık. İki oğlan da mışıl mışıl uyudu ilk başlarda, sonra Barış'ım uyandı ve mızıldandı. Biraz sıkıntı yaşadı zira dönüş yolunda güneş oğluşumun gözlerine geldi. Bugün rotamızı farklılaştıralım ve oğluşlar rahat etsin dedik, yine İnciraltında yaptığımız yürüyüşümüzün dönüşünde anayoldan ağaçların altından geçtik.

Dünkü yürüyüş macerasında Deniz'im uyumuştu ama, bugün yaşadıkları nedeniyle bir damla uyku uyumadı, algıları son derece açıktı. Neler yaptık kısaca söz etmek isterim;

1) İnciraltı Kent Ormanı'nda dalında mandalin ve ayva gördü. Birkaç tane topladık ama mandalinleri fıydırıp atmış oğluşum!
2) Birsürü canlı - cansız sümüklü böcek gördü! Bir kısmını topladık, küçük bir incelemeden sonra yarın evimizin arka tarafındaki bahçelik alana salacağız onları.
3) Kara servi ağaçlarının kozalaklarını topladık ama biri hariç gerisini fıydırıp atmış oğluşum!
4) Birsürü ağaç gördük, akasyasından okaliptüsüne, çamından servisine kadar. Hepsinin ismini sordu, babası da gerek ağaç diplerindeki kütüklerden okuyarak gerekse kendi bilgisi ile Deniz Baran'a ağaçları anlattı.
5) Kavak ağaçlarının sararıp dökülen yapraklarını gördü. Neden döküldüklerini sordu. Yeşil ağaçları gördü, neden onların yeşil diğerlerinin sarı olduklarını sordu. Babası ve ben dilimiz döndüğünce ve anlayabileceği ölçüde anlatmaya çalıştık sonbaharı, yaprakların sararışını, mevsimleri...
6) Deniz kenarına indik ve taş topladı, deniz kabuğu topladı, tüm uyarılarımıza rağmen ayakkabıları ile sulara daldı ve yeni bot aldık Deniz Baran'a. Zaten kışlık bota ihtiyacı vardı, bu bahane ile onu da aradan çıkarmış olduk.
7) Sazlıkların yanından geçtik, kendiliğinden yere düşmüş bir saz bulduk ve elledi, ne kadar yumuşak tüyleri olduğunu gördü, oynadı.
8) Yabani karabiber ve okaliptüs ağaçlarının yere düşen kabuklarını, dallarını ve meyvelerini topladık.
9) Öğle yemeğimizi ağaçların altında yedik, arabayı park ettiğimiz Özdilek'e yürümeye devam ettik. Ordan küçük bir alışveriş (bot alımı) ve ardından Kipa'ya gidiş, orada akşam yemeği, ardından alışveriş derken vakit epey geç oldu. Dönüşte annemi de aldık, eve geldik, eşyaları yerleştirdik saati 12 yaptık. Çocuklarla uğraş et, oldu saat 01:00. Şimdi saatlerimiz 01:52 ve ben yorgunluktan ölüyorum! Adımsayarımı taktım, eve geldiğimde bir baktım, 9,750 km yürümüşüz!

Güzeldi, verimliydi bu haftasonu.

Teşekkür ederim beyler!

9 Eylül 2012 Pazar

Karar

Kocamla konuştuk, Deniz Baran'ı bu sene anaokuluna göndermek için çabalamayacağız! Bu sene de evde benimle zaman geçirecek. Bunun için yeni eğitim kitapları alacağım, kendimi geliştireceğim. Önümüz kış ve ben Montessori eğitimini iyice öğrenecek ve uygulayacağım nasipse!

Neden bu kararı aldık?

1) Barış Çağan geldikten sonra annem beni evde istemedi diye düşünmesin.
2) Devlet anaokulları 36 aydan önce öğrenci kabul etmiyor. Özele göndermeyi de bizim durumumuzda gereksiz buluyorum.
3) İçimden bir ses, gönderme diyor. Annelik içgüdüsü müdür bilmem. Daha önce göndermek istiyordum, şimdi kalbim hayır diyor.

Sonuç: Deniz Baran bu sene evde benimle eğitim alacak. Ben kendimi bu konuda çooook eğitmeliyim çoookkk!


Ev Kuralları

Barış Çağan'ın emeklemesi  Deniz'in kıskançlık dozunu arttırıyor. Vukuatlarımız oluyor sık sık. Bunlar doğal ama benim  de müdahale etmem gerekiyor elbet! Hele anneannesi gelince, Deniz Baran'ın kıskançlığı biraz daha belirginleşti. Böyle zamanlarda önce uyarıp sonra  da hareketinin devamında düşünme koltuğuna gönderiyorum Deniz Baran'ı.

Ev kuralları tablosu yapmam gerektiğini biliyorum ama, şimdilik sözle söylüyorum sık sık bunları.

Kardeşine, anne - babasına, anneannesine vurmak, zarar vermek yasak!

Kötü sözler söylemek yasak!

Eşyaları yere atmak, bir başkasına atmak, zarar vermek yasak!

Şimdilik kurallarımız bunlar (daha önce bağırmak yasak kuralımız vardı, Deniz bu huyundan vazgeçti) ve bu kuralların ihlali durumunda önce uyarıyoruz, hareketini tekrar ettirirse düşünme koltuğuna gönderiyoruz. 3 dakika düşünme koltuğunda kalıyor ( yaşı kadar dakika oturuyor), sonrasında neden düşünme koltuğuna oturttuğumuzu anlatıyoruz. Bunu da eğilip göz hizasına gelerek yapıyoruz. Özür diliyor, pişmanım veya üzgünüm gibi bir söz söylüyor. Sonra da sarılıp onu düşünme koltuğundan alıyoruz. Bu yöntemi daha Deniz Baran'a hamile iken D-smart platformu vardı evimizde, orda Bebeğim TV'de 8 çocuklu bir aile vardı, düşünme köşesi yöntemini kullanıyorlardı, aklıma yazmıştım ve Deniz Baran'a ugulamaya başlamıştım. Sonra TRT 1'de Dadı programında aynı yöntemi gördüm, ayrıntılarını yukarıdaki gibi öğrendim ve uygulamaya devam ettim. Kötü davranışı söndürmek için son derece başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Güzel Bir Gün

Sabah her zamanki gibi Barış'ım erken kalktı, Deniz'imi de uyandırdı. bir cumartesi sabahı 7'de kalkmak oldukça sinir bozucu. Zaten gece boyuna Barış beni doğru dürüst uyutmuyor, sık sık kalkıyor! Ben Deniz'le salonda kaldım, kocam da Barış'la yatakodasında. Deniz çizgi film izledi, uyumama izin verdi sağolsun! Kocam da Barış'ı uyutmuş kahvaltı mamasından sonra. O da vurmuş kafayı yatmış. Apartman temizliğini yapan hanım sabah 10 suları kapıyı çalmasaydı, daha uyurduk herhalde! Rüyaaaa gibiii harikaydı sabah uykusu!

Ivır zıvır ev hali, kahvaltı hazırlama, toparlama, derken öğle vakti iki suları dışarı çıktık. Özdilek'e gidip arabayı park ettik, oğlanları pusetlerine koyup yürüdük. Eve gelip adımsayarımıza baktığımızda, toplam 7 km yürüdüğümüzü gördük! Şimdi pilates yapacaktım ama ayak bilekleri ağrıdığı için vazgeçtim!

Özdilekten bana spor ayakkabılar aldık! Eeee o kadar yürüyüş yapıyorum, eskittim ayakkabılarımı.

Yarın yine yürüyeceğiz kısmetse.

Kocamla karar verdik, artık sonbaharda akşam yürüyüşleri yapamayacağız hava muhalefeti nedeniyle ama en azından kış gelene kadar haftasonları gündüz yürüyeceğiz.

Hayat güzel! Yürüdüğüm zaman salgıladığım endorfin hormonu yüzümde gülücükler açtırıyor.



8 Eylül 2012 Cumartesi

Hoşgeldin Anneanneeee!

Bir süredir yazmadım. Hayatımda yine değişiklikler oldu.

Ev almış başını gidiyordu.
Tatil dönüşü Barış'ın uyku düzeni saçma sapan bir hal aldı. Şöyle ki; sabah saat 7 - 7:30 gibi uyanıyor, abisini de uyandırıyor. Ev halkı ayakta, benim kalkmaya takatim yok, sinirler geriliyor haliyle.

Deniz'in tuvalet, Barış'ın bez faslı.

Barış'a kahvaltı maması, Deniz'e kakaolu süt zamanı.

Sonra etrafta dön dolaş, kahvaltı hazırla derken, Barış'ın sabah uykusu faslı.

Barış uyurken Deniz'in çizgi film izlemesi ve benim evin yemeğini yapmakla geçirdiğim zaman.

Sonra Barış'ın uyanması, öğle yemeği yeme, al değiştirme, çiş kaka meseleleri.

Deniz'in uyku vaktinin gelmesi amma ve lakin Barış'ın uykusunun olmaması ile benim hafiften gerilme zamanım. Belki bu arada sallayarak Barış'ın yarım ile bir saat arası uyuması.

Barış'ın etrafta takılması, onunla ilgilenmemle geçen zaman... Bu arada (saat 16:00 suları oluyor genelde) Barış'ın ikindi meyvesi ve yatma zamanının gelmesi. Yedirmem yatırmam genelde 16:30 - 17 sıralarını buluyor.

Saat 17 - 17:30 sıralarında da Deniz Baran uyanıyor!

Bu neeeee????

Hani bana zaman?

Hani ev işi yapmam için zaman?

Hani bir kahve yapıp kafamı boşaltmakla geçireceğim zaman?

Ya da yorgunsam azcık kestirip dinleneceğim zaman?

Yoookkk!

Çocukların aynı anda uyumaları gerekli ama yapamıyorum çünkü yalnızım.

Ev işlerimi yapmam yazım ama yapamıyorum çünkü yalnızım!

Annemle dertleşeyim dedim, Vallahi de çağırmak aklımdan geçmiyordu Kasım'a kadar. Ama anne yüreği işte, dedi ki iiyim ben geleyim mi? Dedim iyi hissediyorsan gel. Çıktı geldi ertesi gün, çarşamba günüydü. evimi derledim topladım, birsürü yemek yaptım, bir kısmını yedik, bir kısmını zor zamanlar için buzluğa attım.

Annem Barış'ı ayağında salladı sağolsun, bana çok büyük destek oldu bu durum. Deniz müthiş sevindi anneannesinin gelmesine. Kucağına atladı, sarıldı, öptürdü kendini! "Anneanne biz dün denize gittik (zaman kavramı tam oturmadı daha, dün bugün yarın kelimeleri sallapati kullanılıyor doğal olarak)ama sen yoktun, neden yoktun? diye soruyor anneannesine. Anneannesi de "babana söyle, bir dahakine beni de götürsün bırakmasın diye gaz veriyor Deniz Baran'a. Deniz bana dönüp sesini kalınlaştırarak "anne, anneannemi de denize götürelim, bırakmayalım onu da bi daha" diyor. Kıskandı da az biraz. Kıskançlık meselesini başka yazıma saklıyorum.

Barış efendinin uyku meselesini de çözmeye kararlıyım, zira gece emmeleri beni bitiriyor! Bir de sallayarak uyutma meselesi var, ciddi bir zaman kaybı! Şu bebek bakım sorunları kitabını okumalıyım artık! Kendime zaman yaratıp o kitabı okumayı planlıyorum da bakınız yukarıdaki paragraflar!

Bakalım daha sonraki yazılarımdan birinde umarım uyku sorununu nasıl çözdüğümü anlatabilirim.

Artık Allah izin verirse annem haftanın 3-4 günü yanımda olacak kısmetse. Ben de temizliğimi o günlerde yapacağım, yeter zaten o kadar gün bana.


4 Eylül 2012 Salı

Belirsizlikler

Deniz Baran'ımı mahallemizdeki okulun ana sınıfına gönderemiyorum. Haziran ayı içinde okul müdürü alırım dediği halde, bugün görüştüğüm ana sınıfı öğretmeni, okul öncesi eğitimden Deniz'in sıkılacağını, zira kendilerinin okula hazırlığa yönelik kalem tutmak, kağıt kesmek, katlamak, matematik faaliyetleri tarzında çalışmalar yapacaklarını, bu eğitimin Deniz Baran için uygun olmadığını, kaldı ki bu sene 2007'lilerin eğitim göreceğini, Deniz'in o çocukların yanında ezilebileceğini, dayak yiyebileceğini, psikolojisinin bozulabileceğini söyledi ve harcarsınız oğlunuzu dedi! Evdekini koruyayım derken bunu harcarsınız, siz bağımsız ana okulu arayın dedi!

Kendimi çok kötü hissettim. Sanki ben kötü bir anneymişim gibi! Benim amacım oğlum  başımdan atmak değil ki! Ben sadece ona yetersiz kalmaya başladım. Arkadaş ortamı olsun. Birlikte şarkılar söylesin, oyunlar oynasın, faaliyetler yapsın... Gününü güzel geçirsin. Ben de bu arada evimin işini yaparım, Barış'la ilgilenirim, kendime biraz zaman yaratırım. Deniz Baran geldiğinde de onu sevgiyle kucaklarım. Bizim bu oturduğumuz yerde ne bir park var, ne çocuk oyun alanı. Özeller aşırı derecede pahalı ve yeteri kadar ilgi gösterip göstermeyecekleri muamma. Yani devlet anaokulu ile aralarında o derece fahiş bir fiyat farkı olmasının makul ve mantıklı bir yanıtı yok bence!..

Sonra eve geldim ve internetten bulduğum devlet ana okullarını tek tek aradım. Hiçbiri Deniz Baran'ı kabul etmedi. Yönetmeliklere göre, anaokuluna kayıt yaptırabilmek için Deniz Baran'ın 36 ayını doldurup 37'den gün alması gerekliymiş. Deniz 36 ayını 27 Ekim'de dolduruyor. Bırakın 1 ayı, 1 günün bile önemi varmış. Ekimde getireyim dedim, olmaz, Eylül ayı itibariyle 37 aylık olması gerekir dediler. Velhasıl kelam olmadı, kabul etmediler.

Sonra düşündüm. Bunda da vardır bir hayır dedim. Deniz Baran gerçekten çok küçük. Bu sene daha evde kalabilir mi acaba dedim. Neden olmasın? Eve bir yardımcı alırım onbeşte bir. Hallederim bir şekilde dur bakalım dedim.

Annem bugün belinden kontrole gitti. Prof. Dr. Kemal Yücesoy, her şeyin yolunda olduğunu, bol bol yürümesini söylemiş. Annem dizinden de ameliyat olmak istediğini anlatmış doktora, doktor izin vermemiş. 6 ay kadar bekle, bu yaptığım ameliyat dizine de yarayacak demiş. Eğer dizinden dayanamazsan, o zaman ben seni arkadaşıma yönlendireceğim demiş. Annem de tamam o zaman deyip en azından Mart ayına kadar diz ameliyatını bekleme sürecine aldı.

Annemle telefonda konuştuk, yarın bana geliyor. Ben haftanın her günü gelmesine gerek olmadığını, haftada iki günün bana yeteceğini söyledim. Böylece o iki günde temizlik, çamaşır, yemek vs. işlerimi ayarlarım, annem Barış'la ilgilenir, ben kalan vaktimde Deniz'le ilgilenirim, haftasonları dershanecilik yaparım, hafta içi perşembe - cuma ev işi yaparım, pazartesi, salı, çarşamba Deniz Baran'la faaliyetlere hız veririm, onbeşte bir temizlikçi alırım...

Bu planlarımı kocamla konuştum, bir anaokulu vardı konuştuğumuz, devlete ait. Olmaz alamayız demişlerdi. Orası Montessori eğitim sistemini uygulayacakmış bu sene. Bugün oraya gitmiş konuşmaya ama yetişememiş. Yarın tekrar gideceğim dedi.

Yarın netleşecek İnşallah. Olsun ya da olmasın demiyorum, hangisi hayırlı ise hakkımızda, o olsun diye dua ediyorum.

Bakalım, yarın ola hayrola!

3 Eylül 2012 Pazartesi

Aşkın Adı Marmaris!

Çok fazla yer gezdiğimi söyleyemem. Ama gittiğim, gördüğüm en güzel yer Marmaris diyebilirim. Bir yanda yemyeşil çam ağaçlarıyla kaplı dağları, bir yanda masmavi denizi. Öyle temiz bir deniz ki, balıklar insanın ayaklarını ısırıyorlar. Isırmamaları için sürekli hareket etmek gerekiyor suyun içinde.

4 günlük bir tatildi. Amma ve lakin ömrümün en güzel tatiliydi! Önceki yıllarıma, yaşamıma haksızlık etmek istemiyorum ama bu geçirdiğim yazın tadı damağımda kaldı. Gerek yaz yürüyüşlerimiz, gerek Kuşadası ve Marmaris tatillerimiz, hepsi ayrı güzel ve özeldi.

Oğullarım ve kocamla, hayatımın kıymetli erkekleri ile muhteşem bir yazdı yaşadığım, hayatımın en güzel yazıydı. Allah tekrarına erdirsin. Hayatının en kötü yazını yaşayanlara Allah sabır, dayanma gücü, hastalara şifa, dertlilere deva versin.

Marmaris Siteler mevkiinde Adler Otel'de kaldık. 3 yıldızlı bir otel. Fiyat performansı çok düşük. Ama biz yemek ve konaklama dışında bütün gün dışarda olduğumuz için, tatil keyfimi kaçıramadı otel. İnternetteki yorumlarına ve fotoğraflara aldandık. Yerler halı kaplı ve pis. Getirdikleri bebek karyolası pas içinde. Kocam evden getirdiği cırt cırtlarla bebek yatağının içine döşediğimiz yastıkları sabitledi. Çalışanların umurunda bile değil müşteri memnuniyeti. Öyle kim kime dum duma yani! Güya açık büfe yemekler diye yazıyor Gezi sitesinde ama yalan! Bir çeşit ana yemek var. O da idare eder. Kaldır kondur tavuk işte...

Cuma günü, öğle yemeğini yiyip, çevreden duyduğumuz üzere yola çıktık. Çam ağaçları ile kaplı dağ yollarını aştık, 27 km. yol gittik. Önce uzun bir tırmanış, ardından iniş ve muhteşem deniz! Turunç! 2400 nüfuslu küçük şirin bir belde. O kadar içimiz ısındı ki, imkan olsa satsak savsak her şeyi, yüklesek eşyaları bir kamyona, yeni bir hayat kursak Turunç'ta... O kadar istedik, o kadar sevdik!

Turunç'a giderken dağ yollarından aştık, eşsiz manzarasına kayıtsız kalamadık.

Turunç.. Aşık olunacak kadar büyüleyici... 

Turunç çarşısında dolaşırken.



Deniz hem kumlu hem taşlı. Çabuk derinleşiyor. Ben çabuk derinleşen denizleri sevmem aslında. Büyü mü aptı acaba Turunç bana?! O kadar berrak ki deniz, dibi görünüyor, balıklar ayaklarınızı yerken izleyebiliyorsunuz.

Marmaris, Mustafa Okçay'ın Mandalina isimli romanının geçtiği mekanlar. Aşkın ve iç içe geçmiş rüyaların; eşsiz çam ormanlarının ve Mandalina ağaçlarının kokusu ile yoğrulduğunu duyumsamıştım romanı okurken. Marmaris'e gidince, romanın kahramanı gibi ben de büyülendim bu kentte! Aşk tazeledik biz de deniz kokusu ile çam kokusunun birbirine karışıp büyülü bir iksir oluşturduğu Marmaris'te.

Ama bitti. Deniz Baran, neden tatil bitti diye sordu. Her güzel şey biter, yine geliriz dedik. Ama ben bitmesini istemiyorum, ben yine gelmek istemiyorum, ben burda kalmak istiyorum dedi! Öyle çok eğlendi ki! Bu sefer tuvalet eğitimi son güne kadar çok başarılı idi. Son gün kaçırdı altına, bir de eve gelince kaçırdı yatağına. Üşüttü ama sularla oynaya onaya. Onun etkisi herhalde. Zira bugün bütün gün hiç sorun yaşamadık çok şükür!




2 Eylül 2012 Pazar

Yaz Bitti

Bugün, 2012 yılının sonbahar mevsiminin 2. günü. Yaz bitti. İnceden bir hüzün var hepimizin hissettiği.

Marmaris tatilini başka bir yazımda anlatmayı planlıyorum. O güzelliği anlatmayı becerebilir miyim, bilemiyorum!

Şimdi uğurladığım yazın ardından biraz uyumak istiyorum!